GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞUYOR
Atalarımız Çin'e girdi, Çin Türklerin korkusundan Çin settini yaptı.Buna rağmen Çin bizi bozar diye Atalarımız batıya yöneldi.Bizler de batıdan ata topraklarını ziyarete gittik.
Bu ziyarette:
Hive’nin surlarla çevrili tarihî sokaklarında, Buhara’nın kadim kalelerinde, Türkistan'da dolaşırken yalnızca geçmişi değil, bir milletin acılarını, direnişini ve inancına bağlılığını da hissettim.
Orta Asya, yaklaşık 150 yıl boyunca Rus hâkimiyetinin ardından, Sovyet yönetiminin baskıları altında büyük sıkıntılar yaşadı. Dinî hayatın kısıtlandığı, kültürel değerlerin baskı gördüğü bu dönemin izleri hâlâ hissediliyor. Tarihî eserlerin bombalanarak uğradığı tahribatı, yıkılmış yapıların izlerini gözlerimle görmek yüreğimi sızlattı. Bütün bunlara rağmen insanların inançlarını, geleneklerini ve kimliklerini yaşatma mücadelesi ise büyük bir takdiri hak ediyor.
İşte o zaman insan, vatanının, özgürlüğünün ve kendi değerlerini yaşatabilmenin kıymetini daha derinden anlıyor.

Hive’nin kaleleri, Buhara’nın tarihî dokusu, Semerkant’ın, Türkistan'ın mavi kubbeleri… Her biri geçmişten bugüne uzanan birer hafıza. Ahmet Yesevi’nin,Buhari'nin, Bahâeddin Nakşibendi ve nice gönül sultanının izlerini taşıyan bu topraklarda insan, tarih ile maneviyatın iç içe geçtiğine şahit oluyor. Özenle düzenlenmiş ziyaret yerleri, tertemiz sokaklar ve yemyeşil parklar da insana ayrı bir huzur veriyor.
Fakat beni en çok etkileyen, bu toprakların insanları oldu. 150 yıl Rus komünizmi altında işkence çeken, yüzbinlerce insanın ölümüne rağmen kültürleri dimdik ayakta. Aliya İzzetbegoviç'in sözü aklıma geldi."Bizi toprağa gömdüler ama tohum olduğumuzu bilmiyorlardı."
Düşünüyorum: Bu topraklarda, Orta Asya'da, Balkanlar'da terorist yetiştirebildiler mi? Orta Doğuda yetiştirdiler.
Ziyaret sırasında Türk olduğumuzu anlayınca sevinçle “Türkiye!” diye seslenmeleri, bizimle fotoğraf çektirmek istemeleri, sarılıp kucaklaşmaları iki kardeşin buluşması gibiydi. Aramızdaki kardeşliğin ne kadar canlı olduğunu görmek tarifsiz bir mutluluk. Genlerimizin buralardan geldiğini anladım. SankiTürkiye’deyiz.
İnsan kendisini yabancı bir ülkede değil, kendi evinde hissediyor. Çünkü ortak tarihimiz, inancımız ve kültürümüz, sınırların ötesinde bizi birbirimize bağlıyor.
Orta Asya mutlaka görülmeli. Yalnızca tarihî eserlerini görmek için değil; köklerimizi tanımak, geçmişimizin izlerini sürmek ve sahip olduğumuz nimetlerin değerini yeniden anlamak için…
Bu yolculuk bana bir kez daha gösterdi ki bir milletin en büyük hazinesi, yalnızca kaleleri ve sarayları değil; ne kadar zor şartlardan geçerse geçsin korumaya çalıştığı inancı, kültürü ve hafızasıdır.
Hive’den Buhara’ya, Semerkant’tan, Türkistan'a; gönül sultanlarının izlerine uzanan bu yolculuk, hafızamda güzel hatıralar, gönlümde derin duygular bıraktı.
Özbekistan’a, Kzakistan'a, Orta Asya'daki kardeşlerimize ve bu kadim medeniyetin güzel insanlarına gönülden selam olsun.

Coğrafyalar uzak olabilir; ama gönüller bir olunca insan kendini hep vatanında hissediyor.
Balkanlar’da olduğu gibi Orta Asya’da da insan anlıyor ki tarih yalnızca okunmaz; yaşanır, hissedilir ve insanın yüreğine işlenir.
Ne mutlu tarihine sahip çıkanlara, kültürünü yaşatanlara ve kardeşlik köprülerini gönülden kuranlara…
Orta Asya turumuzda güzel anılar ve dostluklar biriktirdik. . Tur esnasında Buharalı rehberimiz kendi kültürlerine ait enstrümanla istiklal marşını çalıp söylemesi bizi şaşırttı. Turda bulunan arkadaşlara, bu güzel yolculukta emeği geçen tur operatörlerimize ve rehberlerimize, Gönüldengönüle turizme gönülden teşekkür ederim