Al Mikrobu Ver Bolu’yu

Sosyal medya platformları, temiz olmamızla alakalı içeriklerle dolu. Bunu sadece platformlarla kısıtlamaya gerek yok esasında. Deyim yerindeyse mevzubahis “direktiflerin” sık sık karşımıza çıkarılmasını hayır mıdır şer midir tavrıyla değil de “makuldür” diyebilecek bir yerden bakıyorum. Hani, bunları daha önce düşündünüz mü demeye gerek kalmadan içerik üretmek iyi bir numarayla mümkün olanların en iyisini teklif ediyorsa eğer hafızalara kazınabilir. Açıkçası bu sorunlarla henüz muhatap olmadım. Tabii sormak lüzumlu ise soruna haricen çözüm aranır. Hayatta, merakını gidermeye cevaplar aramak kadar cezbedici bir şeyden konuşulduğunda soru sormaktan bahsetmemek gaflettir.

Çaresi yok, görünmeyen şeylerle ilişkimiz hep değişerek ve yeni hallerle tekrar tekrar nükseder. Gözle göremediğimiz mikropları telefon ekranında, kapı kolunda, market arabasında arıyoruz. Sosyal medya bize sürekli daha temiz olmamızı söylüyor. Şahsen deterjan üretmiyor veya pazarlamıyorsam istisnalar bağlamında kirlenmeyi maharet sayarım. Temiz olmakla kirlenmekten korkmak arasındaki duygu geçişini ifade edebiliyor muyuz? Toz almayı tercih ederim. Buradan itibaren ciddiyetimde dalgalanmalar azalacaktır.

Sosyal hayatın hangi evresinde “Temiz ol!” demenin önemi anlaşılmaya başlandı? Kaynağını aramaya kalkışsak nerede duracağız kim bilir! Takribi bir evveliyatı abartarak bundan 500 yıl öncesinde durduğumuzda karşımıza kimler çıkagelir mesela?

Göynük topraklarından dünyaya yayılan namı ve buluşuyla Akşemseddin; Fatih Sultan Mehmet’in hocası olduğu bilgisinin ötesinde bir yerde desem abartmış olmam. Elbette ona dair yanlış söz söylemekten hususen imtina ediyorum. Zihnindeki nice savaşlar ve gönlündeki ilim aşkıyla hastalıkların gözle görülmeyen canlı tohumlarla yayıldığını söyleyen bâtın ulemasıdır Akşemseddin Efendi.

Tarihte henüz mikroskop icat edilmemişken mikropların varlığını keşfetmiş bir bürokrat ve ilim adamının bu gayreti; bildiğini mevcut duruma göre kayıt altına alması ya da aldırması o metni ne var ki teoriden öteye taşıyamamıştır. Ne mi demek istiyorum? Sayısız söz vardır ki kimin ne zaman, nerede söylediği bilinememektedir. Sözden kastım hikmetli sözler değil; bilimsel karşılığı olabilecek kıymetteki lafızlardır. Şair kimliği üzerinden okursak şayet 1390’lı yıllarda Akşeyh’in sözünün değerini Koca Râgıp Paşa’nın; “Eğer maksûd eserse mısra’-ı berceste kâfidir/Aceb hayretdeyim ben Sedd-i İskender hususunda” beytini hatırlatmakta fayda görüyorum. Yani amaç eser vermekse iyi bir mısra/söz dahi şair olmaya yeterlidir. Hayretle bakılan eserlere bir yenisini eklemek zaten her ideali olanın zihnî veya fiili meşguliyetidir.

Peki, bir kitabın kime ait olduğunu kesin olarak söyleyemiyorsak, o kitabın kime ait olmadığını söyleyebilir miyiz? Tarih biraz da böyle garip soruların peşinden gidiyor sanırım. Akşemseddin’in Maddetü’l-Hayât adlı tıp eseri de bizi tam olarak böyle bir yere çekiyor. Eserin ona ait olmadığının delili ile bir başkasına ait olmadığının delili tam olarak nasıl saptanacak göreceğiz bakalım!

Kendisi bu konuda ne derdi? Hakikaten merak ediyorum. Sormasam mı?

-“Efendimiz, sizlerden ilhamla Bolu mu yoksa mikrop mu?” diye bir soru sordum kendime ve bu yazıyı kaleme aldım. “Dileğim ise bahçenizden bir toz da olsa almaktır!”