TERZİ
Hollanda’da küçük bir kasaba…
Hayatın ağır ama düzenli aktığı, Assendelft, Amsterdam’a 15 km uzaklıkta, herkesin birbirini tanıdığı o kasabanın işlek Dorpstraat caddesinde küçük bir terzi dükkânı var. Üzerinde büyük tabelalar yok, vitrininde abartı yok. Ama içeri girince insanı karşılayan bir şey var: duruş.
Türk terzi olduğunu görünce selam verip içeri girdim. Sohbeti severim. Selamla başlayan muhabbet, birkaç ziyaret sonra derin bir hikâyeye dönüştü. Çorumlu Hakkı Terzi… Hollanda’da alın teriyle, ahlakıyla, kalitesiyle yer edinmiş bir emek insanı.
“Benden önce burada bir terzi varmış,” dedi.
“İşi iyi idare edememiş, kalite tutmamış. Ben burayı satın aldım.”
Ama mesele sadece dükkân satın almak değil; mesele, o dükkâna ruh katmak.

“Buraya herkes gelir,” dedi.
“Kadın, erkek, genç, yaşlı… Zengin, fakir…
Burası benim ekmek teknem.
Burası benim ibadethanem.
Burası benim her şeyim.”
Sonra durdu, gözleri parladı:
“Ben burada Türk bayrağını temsil ediyorum.
Türkiye’yi sırtımda taşıyorum.”
Komşularını anlattı… Yan dükkândaki fırıncıyı… Milyonluk işi olan, birkaç arabası bulunan ama sabah işçisinden yarım saat önce bisikletle gelen, dükkânını açan mütevazı bir Hollandalıyı…
“Burada insanlar gösterişten çok işe bakar,” dedi. Çok çalışkanlar, üreticiler.
“Komşuluk böyle bir şey.”
Yıllar önce çalıştığım okulun müdürü de yaz kış okula 15 km uzaklıktan bisikletiyle okula geldi. Arabası yoktu. Araba lazım olduğunda kiralardı. Evinde siyah beyaz televizyon antik gibi duruyordu. Duvarın büyük bölümü kitaplık, kitaplarla doluydu. Hollandalıların evlerini kitaplar süsler. Evleri kitaplarla dolu. Otobüste, trende seyahat ederken ellerinde kitap okurken görürsünüz.
Çorumlu terzi Hakkı’nın ilişkileri o kadar sağlam olmuş ki, bir gün komşular basını çağırmış.
“Bu terziyi yazın,” demişler.
“Kalite nedir, dürüstlük nedir, çalışkanlık nedir, gösterin.”
Ve bir Türk terzi, küçük bir kasabada, Hollanda basınına örnek olmuş.
“Kışın işler azalır normalde,” dedi.
“Ama benim işim azalmaz.
Herkesten daha çok çalışırım.
Çok şükür burada ekmeğimi kazanıyorum. Çocuklarımı okutuyorum. Bir kızım öğretmen oldu. Benim en büyük zenginliğim topluma kaliteli çocuklar bırakmak.
Bu zenginlik sadece parayla ölçülen bir şey değil.
İtibar… Güven… Saygı…
Ve en önemlisi, başını yastığa koyduğunda huzurla uyuyabilmek
Tam ayrılırken, sohbetin samimiyetiyle kendisine şöyle dedim:
“Seni gazeteye köşeye taşıyacağım, yazacağım.”
Gülümsedi, tereddütsüz cevap verdi:
“Yaz abi…”
Bu iki kelime, bir özgüvenin değil; temiz bir emeğin, hesap verebilir bir hayatın ifadesiydi. Çünkü anlatılan bir başarı hikâyesi değil, yaşanan bir hayat vardı.
Bu hikâye bize şunu söylüyor:
Gurbette vatan, sadece bayrak asmakla değil;
ahlakla, kaliteyle, dürüstlükle temsil edilir.
Bazen bir terzi dükkânı bir ülkenin aynası olur.
Ve bazen küçük bir kasabada, büyük bir Türkiye durur.