ÖLÜMÜ DEĞİL YAŞAMAYI SEÇMEK
Savaş…
Bir kelime, fakat içinde binlerce çığlık saklı.
Yıkılmış evler, yetim kalmış çocuklar, göç yollarına düşmüş analar, küle dönmüş ağaçlar, susuz kalmış hayvanlar… Savaş yalnız insanı değil; toprağı, tohumu, kuşu, suyu da yaralar.
Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında, özellikle Ortadoğu’da süren çatışmalar, sadece şehirleri değil, insanlığın vicdanını da yıkıyor. Oysa tarih bize başka bir yolun mümkün olduğunu gösterdi.
Avrupa yüzyıllar boyunca kanlı mücadelelere sahne oldu. Özellikle 1618-1648 yılları arasında yaşanan Otuz Yıl Savaşları, milyonlarca insanın ölümüne, şehirlerin harabeye dönmesine neden oldu. Din adına başlayan çatışmalar, kıtayı tüketti. Ama sonunda bir gerçeği gördüler: Ölerek ve öldürerek var olunamazdı.
1648’de imzalanan Westphalia Barışı ile yeni bir anlayış doğdu. Devletler birbirinin varlığını kabul etmeyi, sınırlarına saygı göstermeyi ve birlikte yaşamayı öğrenmeye başladı. Elbette Avrupa bir günde huzura kavuşmadı; iki büyük dünya savaşı daha yaşadı. Fakat sonunda, düşmanlıkları kalıcı barış projelerine dönüştürme iradesi gösterdi. Bugün Avrupa Birliği fikri, kanlı tarihten çıkarılan derslerin ürünüdür.
Peki biz neden hâlâ aynı acıları yaşıyoruz? Ülkemiz ateş çemberi içinde. Bu haksız, lüzumsuz savaşlara kim dur deyecek?
Din; insanı ahlakla, merhametle, adaletle buluşturmak için vardır. Eğer din, ahlakın önüne geçirilir ve bir güç aracı hâline getirilirse; o zaman kutsal olan kirletilir. İnanç, insanı yaşatmak yerine karşısındakini yok etmeye yönelirse, orada özünden kopuş başlar.
Oysa bütün semavi dinlerin ortak çağrısı nettir:
Yaşatmak.
Bir çocuğun gülüşü, bir ağacın yeşermesi, bir kuşun kanat çırpışı… Bunlar savaş meydanlarında değil, barışın gölgesinde büyür. Savaşta yalnız asker ölmez; gelecek ölür. Okullar kapanır, kitaplar susar, toprak ekilemez hâle gelir.
Savaşın kazananı yoktur. Kaybedeni ise bütün insanlıktır.
Bugün insanlık yeniden bir eşikte duruyor. Ya geçmişin kinini taşıyacak ya da geleceğin umudunu inşa edecek. Avrupa’nın yüzlerce yıl süren savaşlardan sonra ulaştığı noktayı örnek almak, bir medeniyet tercihi meselesidir. Öldürmeyi değil yaşatmayı seçmek, zayıflık değil bilgeliktir.
Çünkü gerçek güç, silahın tetiğinde değil; vicdanın terazisindedir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Toprağa kan mı akıtacağız, yoksa tohum mu?
İnsanlık, bir gün mutlaka yaşatmayı seçecek. Dileriz ki bu tercih daha fazla çocuk ağlamadan, daha fazla ağaç yanmadan, daha fazla yürek parçalanmadan yapılsın.
Çok yazık dememek için, şimdi durup düşünmek gerekir.