AVRUPADAKİ TÜRK ÇOCUKLARININ ANA DİLİ MESELESİ
Önceki yazımda Türklerin Avrupa’daki altmış yıllık serüvenini, sosyal ve kültürel yapısını yazdım. ( Bir göçün 60 yıllık sosyolojik hikayesi 26 Aralık 2025 Bolu Nabız Gazetesi, Bolu Takip Gazetesi) Bu yazıda ise, belki de bu serüvenin en hayati meselelerinden birine, Avrupa’daki Türk çocuklarının ana dili problemine dikkat çekmek istiyorum.
Özellikle Hollanda örneği, bu konunun ne kadar ciddi bir noktaya geldiğini açıkça göstermektedir. 2004 yılında Hollanda’da Türkçe ve diğer ana dili derslerinin devlet okullarından kaldırılmasıyla birlikte, Türk çocuklarının düzenli ve sistemli ana dili eğitimi büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bu tarihten sonra ana dili öğretimi, devletin sorumluluğundan çıkmış; derneklerin, camilerin ve sivil toplum kuruluşlarının imkân ve gayretlerine bırakılmıştır.
Üstelik Hollanda ve Avrupa politikaları Türkiye’den imamlar istemiyor. Elbette yetkililer bu önemli konu üzerine de çalışma yapıyordur.
Bugün hâlâ pek çok camide ve dernekte Türkçe dersleri verilmektedir. Bu çabalar son derece kıymetlidir. Ancak kabul etmek gerekir ki, haftada bir-iki saatlik gönüllülük esasına dayalı dersler, ana dili kazanımı için yeterli değildir. Çünkü dil, sadece dersle değil; yaşanarak, konuşularak ve günlük hayatın içinde öğrenilir.
Avrupa’da üçüncü ve dördüncü kuşak Türk çocuklarının iletişim dili artık büyük ölçüde yaşadıkları ülkenin dili olmuştur. Hollanda’da çocuklar 2–2,5 yaşından itibaren kreş ve okul öncesi eğitime başlamaktadır. Bu süreçte Türkçe ile neredeyse hiç karşılaşmadan büyüyen çocukların düşünce dili de doğal olarak Hollandaca olmaktadır. Okul, arkadaş çevresi, medya ve sosyal hayat bu dili pekiştirmektedir.
Ev ortamı da bu noktada belirleyici bir rol oynamaktadır. Ne yazık ki birçok aile, çocuk “okulda zorlanmasın” düşüncesiyle evde de Hollandaca konuşmayı tercih etmektedir. Böylece çocuk, ana dilini ne okulda ne de evde yeterince duyamamaktadır. Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Ana dilini öğrenemeyen, tam anlamıyla bilmeyen, ana diliyle düşünemeyen bir kuşak.
Oysa iki dilli yetişmek bir dezavantaj değil, doğru yöntemle büyük bir avantajdır.
Üstelik Türkçe dünya dilleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Bunun için en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Evde bilinçli bir dil politikası uygulanmalıdır. Anne ve babadan birinin Türkçe, diğerinin Hollandaca konuşması; ya da evin genel iletişim dilinin Türkçe olması, çocuğun her iki dili de sağlıklı şekilde öğrenmesini sağlar.
Teknolojik imkânlar bu konuda ailelerin elini güçlendirmektedir. Günümüzde Türkçe eğitici ve öğretici çocuk programları son derece nitelikli hâle gelmiştir. Nasreddin Hoca, Keloğlan, Pepe, Rafadan Tayfa ve benzeri Türkçe çizgi filmler ve diziler, çocukların ana diliyle bağ kurmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu içeriklerin düzenli ve bilinçli şekilde izletilmesi, çocuğun kelime hazinesini, telaffuzunu ve dil sevgisini geliştirmektedir.
Ana dili sadece bir iletişim aracı değildir. Ana dil; kimliktir, aidiyettir, kültürdür, hafızadır. Velhasıl ana sütüdür. Dilini kaybeden bir nesil, zamanla kültürel bağlarını da zayıflatır.
Farklı Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk çocuklarının da ortak dili Türkçe olmazsa, farklı ülkelerdeki akrabalar bir araya geldiklerinde aralarındaki bağ da zayıflar, birbirleriyle anlaşamazlar.
Türkçe’yi yaşatmanın yolu, onu doğru yerlerde, doğru yöntemlerle öğretmekten geçer. Bu da bilimsel sistemli bir eğitimle mümkündür.
Bu durum sadece Avrupa’daki Türkler için değil, Türkiye için de büyük bir kayıptır. Çünkü yurt dışındaki her Türk çocuğu, aynı zamanda Türkiye’nin kültürel elçisidir.
Sonuç olarak; derneklerin, camilerin ve sivil toplum kuruluşlarının ana dili konusundaki gayretleri desteklenmeli, ancak bu sorumluluğun asıl sahibi olan aileler bilinçlendirilmelidir. Ana dili evde başlar, evde gelişir ve evde korunur. Bugün gerekli adımlar atılmazsa, yarın “neden kaybettik?” sorusunu sormanın bir anlamı kalmayacaktır
09 Ocak 2026
Şükrü Karataş