içimi en çok acıtan ekmek israfıdır.

Çünkü ekmek sadece bir gıda değildir. Ekmek, alın teridir. Ekmek, sabırdır. Ekmek, toprağın hediyesidir.

Çocukluğumun en berrak hatıralarından biridir: Ekmek yere düştüğünde hemen eğilir, onu yerden alır, alnımıza koyar ve öperdik. Bu hareket bize kimse tarafından zorla öğretilmemişti; hayat öğretmişti. Fakirlik vardı. Yokluk vardı. Ama en çok da nimete hürmet vardı.

Biz karasabanla sürülen tarlaların çocuklarıydık. Ata buğdayı toprağa emanet edilir, aylarca yağmur beklenir, güneş beklenir, dua edilirdi. Hasat zamanı geldiğinde buğday sapları tırmıkla toplanır, başaklar ayrılırdı. Taneler ziyan olmasın diye ellerimizle küçük başakları tek tek toplardık. Çünkü bilirdik ki bir avuç buğday, bir gün bir sofrada ekmek olacaktı.

TMO’sinin yaptığı araştırmaya göre: Ülkemizde de yıllık 14 milyon ekmek çöpe atılıyor. Bir gıda ürününün çöpe gitmesi, tarımsal üretimde kullanılan su başta olmak üzere, o ürünün sofraya gelene kadar geçtiği bütün aşamaların boşa gittiği anlamına geliyor.

İsraf edilen ekmek miktarının ekonomik karşılığı yıllık 1,5 milyar dolar seviyelerine ulaşabiliyor. Bu, toplumun üretim gücünün de israf edildiğinin bir göstergesi.

Dinimiz; her türlü israfa şiddetle karşı çıktığı ve israfı açıkça yasakladığı ayet, hadis ve örneklerle anlatılmıştır. “…Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez” (Kur’an-ı Kerim/A’raf Suresi, 31.ayet) ayetini ibretle okumamız gerekiyor.

Mesele; emeğin, alın terinin, suyun ve toprağın çöpe atılmasıdır.

Ekmek sıradan bir tüketim maddesi değildir. O, medeniyetimizin merkezinde yer alır. “Ekmek parası” deriz mesela. Geçim demektir. Helal lokma demektir. Eve götürülen rızık demektir. Bu yüzden ekmeğin çöpe atılması sadece ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda ahlaki bir yara gibidir.

Çocukluğumuzda, yemeğin yanında ekmek ye de karnın doysun deyip, makarna ile ekmek yenirdi.

Peki nasıl oldu da alnımıza koyup öptüğümüz ekmek, bugün çöpe giden sıradan bir nesneye dönüştü?

Belki bolluk arttı. Belki ekmeğe ulaşmak kolaylaştı. Belki de ucuzladıkça kıymeti gözümüzde azaldı. Oysa kolay ulaşmak, değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, nimet çoğaldıkça sorumluluk artar.

Bugün israfın birkaç temel sebebi var: İhtiyaçtan fazla almak, bayatlayan ekmeği değerlendirmemek, lokanta ve yemekhanelerde kontrolsüz servis, büyük porsiyon alışkanlığı… Bir de farkında olmadan oluşan bir zihniyet var: “Nasıl olsa var.”

Oysa yokluğu yaşamış bir nesil bilir ki “nasıl olsa var” denilen şey, bir gün olmayabilir.

Çözüm zor değil aslında. Önce aileden başlamalıyız. Günlük tüketim kadar ekmek almak basit ama etkili bir adımdır. Bayat ekmeği çöpe atmak yerine değerlendirmek mümkündür. Çocuklara ekmeğin hikâyesini anlatmak gerekir. Tarladan sofraya uzanan o uzun yolculuğu bilmeyen çocuk, nimetin kıymetini anlayamaz.

Okullarda israf bilinci üzerine etkinlikler yapılmalı. Kantinlerde yarım ekmek seçeneği yaygınlaştırılmalı. Öğrencilere üretim–tüketim dengesi öğretilmeli. Çünkü bilinç küçük yaşta başlar.

Rahmetli büyük annem:”Yılanca yılan toprağı israf etmeden yer derdi.”

Belediyeler ve kurumlar da sorumluluk almalıdır. Gün sonunda kalan ekmeklerin uygun şekilde değerlendirilmesi için sistemler kurulabilir. Büyük lokanta ve otellerde porsiyon kontrolü sağlanabilir. Kamu spotları hazırlanarak toplumun dikkatine sunulabilir.

Ama bütün bu tedbirlerin ötesinde bir şey daha var: Vicdan.

Eğer bir çocuk, yere düşen ekmeği alıp alnına koyuyorsa, orada bir medeniyet vardır. Eğer bir genç, tabağında bıraktığı ekmeği düşünmeden çöpe atıyorsa, orada bir kopuş vardır.

Bizim kuşak yokluk içinde büyüdü ama nimetin kıymetini öğrendi. Bugünün çocukları bolluk içinde büyüyor; onlara da nimetin değerini öğretmek bizim görevimizdir. Çünkü israf sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir erozyondur.

Her çöpe atılan ekmekte; suyun, güneşin, toprağın, velhasıl insanın emeği vardır. Bu değerlere şükürsüzlük nankörlüktür.

Sofraya oturduğumuzda bir an durup düşünelim: Bu ekmek hangi tarladan geldi? Hangi çiftçinin duası vardı üzerinde? Hangi fırıncının uykusuz gecesi?

Belki o zaman lokmamız küçülür ama şükrümüz büyür.

Ve belki yeniden, bir gün, yere düşen ekmeği eğilip alnımıza koyarız.

27 Şubat 2026

Şükrü Karataş