LİDER SATRANÇ OYNUYOR, BİZİMKİLER TAVLA’MA PEŞİNDE

Bazen yerel siyasetin ve siyasetçinin dar bir boğaza sıkıştığını gördüğümde, en kuvvetli tansiyon hapları bile kan basıncımı kontrol etmeye yetmiyor.

Siyasetin bu sığ sularında yüzmekten yorulup, dil altı ilaçlarına sarılanlara artık daha çok hak veriyorum.

Makro vizyon ile mikro çekişmeler arasındaki uçurum gitgide açılıyor.

Şimdilik CHP’li belediyeleri ve başkanlarını bir kenara bırakıyorum; gözüm görsün, yazıma konu olsunlar istemem.

Gel gelelim;

- "siyasi zehirlenme" ve "tek taraflı beslenme" metaforu üzerinden Belediye başkanlarımıza söyleyecek iki çift sözüm var.

Siyaset, bazen toplumun önünü açan bir fener, bazen de kendi gölgesinde kaybolan bir labirenttir.

Komşu il Düzce ve komşu ilçe Gerede cephesinden gelen açıklamaları alt alta koyduğumda, ortaya çıkan tablo maalesef bir "vizyon genişlemesini" değil, ciddi bir "ufuk daralmasını" işaret ediyor.

Süreç,

- Düzce Milletvekili Ayşe Keşir’in "Yedigöller Düzce Mıntıkası" vurgusuyla başlamıştı.

Ardından

- Düzce Belediye Başkanı Faruk Özlü’nün "Bolu Dağı değil, Düzce Dağı" çıkışıyla adeta bir rövanşizm şovuna dönüştü.

O dönem de sormuştum:

Üslup neden bu kadar ezici? Demiş,

Algıların sırtını sıvazlayarak, coğrafyanın kadim isimleriyle oynayarak siyasi prim yapmak hangi büyük stratejinin ürünüdür? Diye sormuş,

Bolu şehrini haritada "gömerek" elde edilecek bir turizm başarısı ne kadar sürdürülebilir? Diye hayıflanmıştım.

Mecnun Yanlış Hikâyede Olunca...

İşin daha da trajik yanı, bu kervana Gerede Belediye Başkanı Mustafa Allar’ın da dahil olması hepimizi şaşırttı.

Başkan Allar; kendi iline, ilçesine, hatta kendi siyasi çatısına sitemkâr cümleler kurarak, özendiği yereline vefasızlık vurgusu üzerinden kilitli parke döşedi.

- "Bolu bizi istemiyor, o antipatiyi hissediyoruz" diyerek aslında kendi siyasi sınırlarına beton duvarlar ören bir yaklaşım sergiledi.

Sayın Allar’ın bu sitemi, aklıma o meşhur şarkının mısralarını düşürdü:

- "İki yanlış bir doğru etmez

- İki yalnız bir doğru edebilirdik

- Şimdi farklı şehirlerde yaşar gibiyiz

- Ben Mecnun, sen Şirin tesadüf değil

- Biz, bize kurulmuş tuzak gibiyiz."

Onu diyorum,

Bir de şunu diyorum!

Başkan Allar’ın siyasi mantığı, aklı ve adresi biraz karışmış gibi.

Gerede Belediye Başkanı, Leyla’sını arayan bir Mecnun gibi değil, yanlış hikâyenin içinde kahraman olmaya çalışan bir figür durumuna düşmüş.

- Üstelik hikâyeyi de yanlış hatırlıyor; Mecnun Şirin’e değil, Leyla’ya aşıktı!

Siyasette de yanlış eşleşmelerden, yanlış kıyaslardan doğru sonuç çıkmıyor.

Bolu ile Gerede arasına "antipati" duvarları örmek, ancak yerele ve kendi seçmenine kurulmuş siyasi bir tuzak olur.

Gerede’yi Bolu’dan kopuk bir yalnızlığa itmek, ne Gerede’ye ne de bu davaya hizmet eder.

Faruk Özlü, Ayşe Keşir ve Mustafa Allar...

Bu üç ismin ortak paydası sadece aynı siyasi gelenekten gelmeleri değil, hedeflerine "Bolu’yu" koymuş olmalarıdır.

Ancak bu hedef, bir ortak gelişim hedefi değil, ne yazık ki bir "hırpalama" hedefidir.

Yukarıda Satranç, Aşağıda Köşe Kapmaca

Şimdi asıl meseleye gelelim.

Bu üç siyasetçinin bağlı olduğu hareketin lideri,

- Cumhurbaşkanımız ve Genel Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Reis;

NATO masalarında, Afrika çöllerinde, Orta Doğu’nun kanayan yaralarında küresel bir satranç oynuyor.

Türkiye’nin ve İslam dünyasının makus talihini yenmek için dev adımlarla dünya devlerine karşı yürürken, alt kadroların aşağıda "Bolu Dağı mı, Düzce Dağı mı?" ya da "Bolu bizi seviyor mu, sevmiyor mu?" kavgasına tutuşması tam bir absürtlük vesikasıdır.

"Bolu bizi istemiyor" cümlesinden ve yükleminden bir Bir Mengenli olarak hicap duydum.

Coğrafyanın tapusu tabelalarla değişmez.

- Bolu Dağı, her türlü siyasi hevese alet edilemeyecek kadar heybetli, irtifası tüm yerel makamlardan yüksektir.

- Yedigöller’in sonbaharı muhteşem,

- Gerede’nin havası sert, insanı merttir..

Aşçılar Diyarı Mengen’den gördüğüm fotoğraf budur.. Türkiye’de bunu böyle bilir, böyle söyler….

Lider!

Dünya ile boğuşurken, yerelde tabelayı değiştirip "dağı devirmeye" kalkmak, tabiri caizse devasa bir okyanusu bırakıp plastik leğende fırtına koparmaya benzer.

Siyasi Diyetin Sonu: Su ve Kas Kaybı!

Tıpta bir kural vardır;

Sadece tek bir kaynaktan beslenmek, vücudun bağışıklık sistemini bozar, iç organları harabiyete uğratır ve nihayetinde bünyeyi zehirler.

Tek tip beslenme vücutta şok etkisi yaratır. Yağ kaybedeceğinizi sanırsınız ama giden su ve kas olur. Protein alamaz hale gelirsiniz, karbonhidrat eksikliği başınızı ağrıtır, hızla kilo verir, üşürsünüz.

Siyasette de durum tam olarak budur.

Sadece kendi seçmen kitlesini konsolide etmeye odaklanan, popülizmin dar koridorlarında yankılanan ve "komşuyu ötekileştirerek" ayakta kalmaya çalışan bu üslup, tam bir siyasi zehirlenme halidir.

Kendi küçük dünyalarında, tabela savaşlarında büyük zaferler kazandığını sananlar; aslında temsil ettikleri davanın o büyük, makro vizyonundan ne kadar uzaklaştıklarını, eriyen kasın yerini sadece suyun aldığını fark edemezler..

Toplum;

Kavga eden değil birleştiren, coğrafyayı parçalara bölen değil bölgeyi topyekûn kalkındıran vizyoner siyasetçiler bekliyor.

Memleket meselelerini, küresel vizyonları bırakıp tabela tartışmalarına, oda seçimlerine sıkışan aklın buharlaşmasına insan üzülmeden edemiyor.

Bir tarafta

- “Yedigöller Düzce mıntıkasında” çıkışı…

Diğer tarafta

- “Bolu Dağı değil, Düzce Dağı” arayışı…

Bu tarafta ise

- “Bolu, Geredeliyi istemiyor” sitemi…

Üç ayrı cümle, üç ayrı siyasi figür var ama hedef tahtasında tek bir ortak isim var:

- BOLU.

İşin en trajik tarafı ne biliyor musunuz?

Bu sözlerin muhalefetten değil; aynı davanın, aynı siyasi çatının içinden, aynı lidere bağlılığını ifade eden kadrolardan yükselmesi.

- Demek ki popülizmin en sevdiği şey, uzakta düşman bulamayınca kapı komşusundan bir “öteki” üretmekmiş.

Vesselâm!