Bazen kiminle tanışacağını, yollarının kiminle kesişeceğini bilemez insan.
Bazen de sıradan sandığın bir gün, ömrünün en kıymetli sohbetlerinden birine dönüşür.
İşte bu yazı, öyle bir karşılaşmanın ardından kaleme alındı.
Bolu Bisiklet Festivali’nin kısa protokol turunun ardından eve dönmek üzere yola çıkmıştım. Hafızamda eski bisiklet yolu olarak kalmış boyaları silik yoldan valilik istikametine doğru ilerlerken, önümde pedal çevirmeye çalışan bir beyefendi dikkatimi çekti.
Bir gariplik olduğunu hemen hissetmiştim.
Pedallar neredeyse dönmüyordu.
Bisiklet ilerliyordu; ama sanki her metre büyük bir mücadele ile kazanılıyordu.
Merak ettim ve nereye gideceğini, nasıl bir yolculuk yaptığını anlamak istedim.
Fark ettirmeden takip ettim.
Valilik önündeki ışıklı reklam panosunun önünde durdu.
Zar zor indiği bisikletinin çantasından iki minder ve bir kilim çıkardı. Banka özenle yerleştirdi. Ardından termos ve bardağını yanına koydu.
Oturmaya çalıştı ama ışıklı bilboarda ancak yaslanabildi.
Bir gariplik vardı.
Oturmak istiyordu ama aslında oturamıyordu; uzanarak dinleniyordu.
Ben de bisikletimi yakına bir yere park ederek
yanına iliştim.
“Selâm" verdim.
Sanki o selamı bekliyormuş gibi tebessüm etti. Yanına buyur etti.
Kendimi tanıttım, o da kendini tanıttı: Hayrullah Özdökücü.
Yılların birikimini taşıyan, çok okumuş, çok görmüş, çok incinmiş ama buna rağmen dimdik ayakta kalmayı başarmış bir insandı.
Sağlık Bakanlığından emekli olmuştu.
Sohbet sırasında entelektüel yanına samimiyetine, hayata pozitif bakışına, engelli geçen hayatını bisiklet ile renklendirmeye çalıştığına imrenerek şahit oldum.
Izzet Baysal Caddesindeki bisiklet yolunun mavisinden ve yasağından ilk defa utandım.
Sohbetimizin ilerleyen kısmında "size dedi birşey ikram etmeme izin verin" dedi.
Termosundan özel olarak hazırladığı içecekten ikram etti.
Süt, tahin, pekmez, muz ve kendi eklediği baharatlarla hazırladığı o içecek yalnızca bir ikram değildi; hayat tecrübesinin, paylaşmanın, inceliğin, enerjinin ve bisikletle kurulan dostluğun sembolüydü.
Bisikletle gelen tanışın, o kültürle gelen paylaşımın ikramı ruhuma bu kadar şifa olacağını tahmin edemezdim.
Gerçeği öğrendiğimde, yüreğimdeki burukluk, çoktan büyük bir saygıya dönüşmüştü bile..
Hayrullah Bey, omurgasını etkileyen iltihaplı romatizmal bir hastalıkla mücadele ediyordu.
Halk arasında Ahmet Mete Işıkara’nın hastalığı olarak da bilinen ankilozan spondilit.
İşte o anda, biraz önce gördüğüm zor dönen pedalların, eğilmiş bedenin ve bankta uzanarak dinlenme çabasının anlamı bambaşka bir hâl aldı.
O beyefendi, bütün fiziki zorluğuna rağmen bisikletiyle yasaklı İzzet Baysal Caddesi’ne ulaşmış; daha önce onlarca kez geldiği konuma tekrar konuşlanmıştı.
Neden?
İnsanları görmek için.
Şehri hissetmek için.
Yalnızlığını biraz olsun hafifletmek için.
Hayatın içinde kalabilmek için.
Ve Fakat ve Heyhat!
İzzet Baysal Caddesi’nin bisiklete kapatılmış olmasının yalnızca bir ulaşım düzenlemesi olmadığını,
Bazen bir hastanın sosyal hayata ulaşmasını engelleyen görünmez bir duvar olduğunu fark ettim.
Hayrullah Bey;
Bisikleti ile kaçak olarak girmiş, girdiği caddede güneşi ardına, keyfini önüne almıştı.
Önü arkası, sağı, solu düşünülmeden konulan yasakların;
Bazen bir insanın şehirle kurduğu son bağı koparan karar olduğunu görmekten rahatsız olmuştum.
İnsanoğlu kendi ihtiyaçları ve alışkanlıkları üzerinden ne kadar da bencildi.
O mavi bisiklet yolu…
Belki çoğumuz için sıradan bir şerit olabilir.
Ama bazı insanlar için nefes alma koridorudur da...
Bazıları için özgürlüktür.
Bazıları için hayata tutunma biçimidir.
O diil de!
Hayrullah Bey’in zar zor çevirdiği pedallar bana şunu düşündürdü:
Şehirler yalnızca otomobiller için değildir.
Şehirler sadece yürüyen, koşturan, alışveriş yapanlar için değildir.
Şehirler, yavaş yürüyen, zor pedal çeviren, ulaşımın tasarruf tarafını düşünen emeklinin, sporseverin de hakkıdır diye de kendi kendime sitem ettim.
Bisiklet kültürünü geliştirmek, yalnızca spor yapmak değildir.
Daha sağlıklı, daha insani ve daha paylaşımcı şehirler kurmaktır.
O gün bankta sohbet ettiğim beyefendiyi düşündükçe, İzzet Baysal Caddesi’nin yeniden gerçek bisikletçilerin kullanımına açılması gerektiğine daha çok inandım.
Belki bu her sorunu çözmez.
Ama en azından o mavi yol, yeniden umudun rengine dönüşür.
Ve belki bir gün, Hayrullah Bey gibi insanlar pedallarını biraz daha rahat çevirir.
Sakla samanı, gelir zamanı derler.
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey tam da budur:
Bir bisiklet yolu, bazen bir insanın hayata açılan son penceresi olabilir.
Pencere ve manzaralarımızın kapanmaması dileklerimle; iki teker dostlarına sevgi ve saygı ile...
