Bir okulun zilini yıllar sonra bile unutamazsınız.
Hele ömrünüzün önemli bir bölümünü okullarda, sınıflarda, spor salonlarında, bahçelerde; çocukların arasında geçirmişseniz...
O zil sizin için yalnızca dersin başladığını veya bittiğini haber veren bir ses değildir.
Bazen çocukluğunuzdur.
Bazen gençliğiniz.
Bazen öğretmenliğe başladığınız ilk günün heyecanıdır.
Bazen de yıllar sonra karşılaştığınız eski bir öğrencinizin;
“Hocam, hatırladınız mı beni?”
diye başlayan cümlesidir.
Ben öğretmenliği yıllar önce bıraktım.
Ama öğretmenlik beni bırakmadı.
Çünkü emekliliği olan meslekler vardır; bir de insanın içinde yaşamaya devam eden meslekler...
Öğretmenlik biraz böyledir.
Yeni eğitim-öğretim yılı başlarken Millî Eğitim Bakanımız Sayın Yusuf Tekin'in öğretmenlere hitaben yaptığı açıklamayı bu duygularla okudum.
Bir cümlesinin üzerinde özellikle durdum:
“Çocuklar, meraklarını, uçsuz bucaksız hayallerini, heyecanlarını ve pırıl pırıl dimağlarını sizin şefkatinize bırakıyor.”
Ne kadar ağır bir emanet...
Ve ne kadar güzel tarif edilmiş bir öğretmenlik hâli.
Çünkü anne ve baba okula yalnızca çocuğunu göndermiyor.
Umudunu gönderiyor.
Geleceğini gönderiyor.
Evindeki en kıymetli varlığını hiç tereddüt etmeden bir başka insanın ellerine bırakıyor.
İşte o insanın adı öğretmen.
ÖĞRETMEN SADECE DERS ANLATMAZ
Otuz yıl öğretmenlik yapmış birisi olarak bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok daha iyi görüyorum:
Biz çocuklara yalnızca ders öğretmedik.
Bazen düşenin elinden tuttuk.
Bazen kaybedene yeniden denemeyi öğrettik.
Bazen kazanana rakibinin elini sıkmayı...
Bazen bir çocuğun omzuna dokunup;
“Sen bunu yapabilirsin.”
dedik.
Belki biz unuttuk.
Ama çocuk unutmadı.
Bakan Tekin'in, öğretmenin söylediği küçücük bir sözün yıllar sonra bir çocuğun hayatına yön verecek pusulaya dönüşebileceğine ilişkin sözleri bu nedenle çok kıymetli.
Öğretmenlik biraz da budur.
Sizin unuttuğunuz bir cümlenin, bir başkasının hayatında yıllarca yaşamaya devam etmesidir.
Beden eğitimi öğretmeni olduğum için çocukları yalnızca sıralarında görmedim.
Koşarken gördüm.
Düşerken gördüm.
Kaybederken gördüm.
Kazanınca nasıl davrandıklarını gördüm.
Takım arkadaşına kızdıklarını, sonra dönüp birbirlerine sarıldıklarını gördüm.
Ve yıllar bana şunu öğretti:
Bir çocuğun karakterini bazen sınav kâğıdından çok, kaybettiği bir müsabakadan sonra nasıl davrandığı anlatır.
Çünkü eğitim yalnızca bilmek değildir.
Eğitim; bildiğini hayata taşıyabilmektir.
Adalettir.
Merhamettir.
Sorumluluktur.
Disiplindir.
Başkasının hakkına saygıdır.
Kaybettiğinde yeniden ayağa kalkabilmek, kazandığında karşındakini küçümsememektir.
OKUL, HAYATI ÖĞRENME YERİDİR
Çocuklarımızın çok şey bilmesini elbette istiyoruz.
Ama ben bir eğitimci olarak daha fazlasını istiyorum.
Merak etsinler.
Sorsunlar.
Araştırsınlar.
Bazen yanılsınlar.
Yanıldıklarını fark etsinler.
Ve yeniden denesinler.
Kendi kabiliyetlerini keşfederken kendilerini de tanısınlar.
Öğrendikleri her yeni bilgiyi hayatla buluştursunlar.
Karşılaştıkları meseleler üzerinde düşünsünler.
Kendi hükümlerini verebilsinler.
Ve verdikleri kararların mesuliyetini taşıyabilsinler.
Çünkü okul yalnızca doğru cevabı bulma yeri değildir.
Doğru soruyu sormayı öğrenme yeridir.
Bugünün dünyasında bunun çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Bilgiye ulaşmak artık zor değil.
Bir tuşa dokunuyorsunuz, önünüze binlerce bilgi geliyor.
Asıl mesele;
hangisinin doğru olduğunu anlayacak aklı, vicdanı ve muhakemeyi yetiştirebilmek.
İşte öğretmenin yeri tam burada başlıyor.
Teknoloji gelişebilir.
Tahtalar değişebilir.
Kitaplar dijitalleşebilir.
Yapay zekâ hayatımızın her alanına girebilir.
Ama bir çocuğun gözünün içine bakıp;
“Sana güveniyorum.”
diyebilmenin yerine hangi teknoloji konulabilir?
Ben bilmiyorum.
BİR ÇOCUĞUN HAYATINA DOKUNMAK
Sayın Yusuf Tekin'in mesajında benim en fazla önemsediğim taraflardan biri de öğretmenliği bilgi aktaran bir meslekten çok, insan yetiştirme sorumluluğu içerisinde değerlendirmesi oldu.
Çünkü mesele tam olarak burada.
Müfredatlar değişir.
Sistemler değişir.
Yönetmelikler değişir.
Okulların binaları değişir.
Ama öğretmen ile öğrenci arasındaki o görünmez bağ kolay kolay değişmez.
Çocuk öğretmenine güvenmek ister.
Öğretmen de o güvene layık olmak zorundadır.
Bunun için bilgi gerekir.
Ama yalnızca bilgi yetmez.
Şahsiyet gerekir.
Adalet gerekir.
Sabır gerekir.
Ve hepsinden önemlisi;
merhamet gerekir.
Belki öğretmenliğin yazılı olmayan ilk maddesi de budur.
YILLAR SONRA ANLIYORSUNUZ
Emekli olduktan sonra öğretmenliğe başka türlü bakıyor insan.
Sınıfın içindeyken yetiştirmeye çalıştığınız müfredatı düşünüyorsunuz.
Yıllar sonra ise yetiştirdiğiniz insanları...
Sokakta karşılaşıyorsunuz.
Biri doktor olmuş.
Biri esnaf.
Biri mühendis.
Biri işçi.
Biri öğretmen.
Biri anne, biri baba...
Yanınıza geliyor ve hâlâ;
“Hocam...”
diyor.
İşte o tek kelime, otuz yılın özeti gibi geliyor insana.
Makamınız yoktur.
Okulunuzdan ayrılmışsınızdır.
Elinizde yoklama defteri yoktur.
Dersiniz yoktur.
Ama hâlâ *“Hocam”*sınızdır.
Demek ki öğretmenlik görev yaptığınız binada kalmıyor.
Öğrencilerinizle beraber hayatın içine dağılıyor.
Bugün İl Genel Meclisi'nde eğitimle ilgili bir mesele konuşulduğunda da, Mengen'in bir köyündeki çocuğun okul yolunu düşündüğümde de, gençlerin spor imkânlarını konuştuğumuzda da içimdeki öğretmenin hâlâ masaya oturduğunu hissediyorum.
Çünkü mesele yine çocuksa;
öğretmen emekli olmuyor galiba.
ZİL ÇALSIN...
Yeni eğitim-öğretim yılı başladı.
Türkiye'nin dört bir yanında milyonlarca çocuk yeniden sıralarına oturdu.
Öğretmenlerimiz yeniden sınıflarının kapısını açtı.
Veliler çocuklarını okul kapılarından uğurladı.
Yeni defterler açıldı.
Yeni kitapların o kendine özgü kokusu yeniden sınıflara yayıldı.
Şimdi önümüzde uzun bir eğitim yılı var.
Dilerim çocuklarımız bol bol soru sorsun.
Bahçelerde koşsunlar.
Düşsünler, kalksınlar.
Kitap okusunlar.
Spor yapsınlar.
Arkadaşlık kursunlar.
Öğretmenleriyle tartışsınlar, düşünsünler, araştırsınlar.
Ve en önemlisi;
iyi insan olmanın, iyi öğrenci olmaktan daha büyük bir başarı olduğunu öğrensinler.
Öğretmenlerimizin yükü ağır.
Ama bıraktıkları iz de bir o kadar büyük.
Yıllar sonra dönüp baktığımda öğretmenlik mesleğinden bana kalan en kıymetli şeyin ne olduğunu sorarsanız cevabım çok kısa olur:
İnsan.
Çünkü okulun asıl meselesi hiçbir zaman yalnızca ders olmadı.
Mesele insandı.
Bugün de insan.
Yarın da insan olacak.
Yeni eğitim ve öğretim yılının sevgili öğrencilerimize merak, heyecan ve başarı; fedakâr öğretmenlerimize güç ve sabır; velilerimize huzur getirmesini diliyorum.
Okullarımızın zili bilgi için çalsın.
Bahçeleri çocuk sesleriyle dolsun.
Oyun hiç eksilmesin.
Masallar dinmesin, hikayelerimiz eksilmesin.
Öğrenmenin heyecanı hiç bitmesin.
Ve öğretmenlerimizin çocukların hayatına bıraktığı o güzel izler hiç silinmesin.
Yeni eğitim ve öğretim yılı hayırlı, uğurlu ve huzurlu olsun.
Genel
ZİL ÇALDI MESELE YİNE İNSAN YETİŞTİRMEK
Mustafa Nuri Gürsoy
Yorumlar