KÖSTEKLİ SAATİN İZİNDE
Çocuk, hadi ya diye iç geçirdi.
Günlerden Pazar aylardan Ağustos’tu.
Babasından yadigâr kalan köstekli saatini arıyor, bulamıyordu.
Arka kapağında TCDD yazan kurmalı saatin gümüş zinciri avuçlarının arasından sıyrılmış, hasadı yakın sararmış ekinlerin arasında adeta kaybolmuştu.
Gümüş zincirin son halkası elini terk ettiğinde avucunun içinde bir yanma hissetmiş, zincirin kuru başakları tutuşturacağından korkmuştu.
Avuç içi karıncalanmaya, nasırsız elleri toprakta eşinmeye, olmayan aklı sağ kulağına vurmaya başlamıştı.
Toprağı karıştırdıkça, uzun tırnakları kopuyor, tırnak araları toprakla doluyordu.
Topraktaki tüm canlılar gördükleri eli tanımış, solucanlar bir tarafa, karıncalar bir tarafa sökün etmişti.
Hemen ileride nemli bir salyangoz olanları dikkatle izliyor, çocukla göz göze gelince kabuğuna geri çekiliyordu.
Kara kuru bu çocukta, insanların fark edemediği bir şeyler vardı.

Elleri güçsüz, yüzü solgun ve sarı, gözleri elmacık kemiklerinin üzerinden akacak gibi olurdu.
Hiç anne sütü emmemişti.
Annesi tarlada iken beşikteki kundakta içi haşhaşlı ekmek emecenle uyutulmuştu.
Hatırlaması gereken hiçbir şeyi yoktu hayatında.
Uyur gibi yürür, adım atarken eli ve kolu aynı istikamete doğru savrulurdu.
Küçükken ne eşeğe binmişliği, ne de keşik gütmüşlüğü vardı.
Tek eğlencesi köyün olluğuna dalmak, suyun içinde uzun uzun kalmaktı.
Bir defasında salmadan dönen köyün hayvanları çeşmenin başına üşüştüklerinde dalmış, hayvanlar orayı terk edinceye kadar sudan çıkmamıştı.
Çoban boğulduğunu sanarak köyü başına toplamış, sudan çıktığını gördüklerinde öldü de dirildi sanarak telaşlanmışlardı.

Suyun içinde de suyun dışında da su kaplumbağasını andıran halleri vardı.
Suya kafasını sokar on adamın nefesi kadar suyun içinde kalırdı.
Yola çıktığında yürümekten çok durur, durduğunda yürüdüğünü sanırdı.
Yavaş hareket eder, eklemlerinden garip sesler çıkarır, parmaklarını çıtlatmaya bayılırdı.
Köyde toprak yediği şeklinde bir rivayet dolanır, gördüm diyen olmaz, onun hakkında fısıldayanın esamesi okunmazdı.
Yediği iddia edilen toprağa yüzünü dönüp uyuduğu, öpüp kokladığı bilinirdi.
Bazen dünya ile irtibatı kesilir, bir nevi şalterini indirirdi.
Çok uzaktan bir çocuk sesi işitmiş yine oralı olmamıştı.
- Anne ekmeğime yağ çalıver” avazı, kazıdığı toprağa kadar işlemiş, Kısmet’in sesi Alageriş’in dik yamacına yankısı ile birlikte gerisin geri çoktan dönmüştü.
Böğürtlenler henüz çıkıyor, siyah meyveleri güzün yüzünü arıyordu.
Çocuğun en sevdiği meyve böğürtlendi. Kendisi gibi kara bu meyvenin meyvelerini tek tek ayıklayarak yerdi.
Babasının böğürdüm tutkusu ne idi ise onun da böğürtlen sevgisi öyle bir şeydi işte!
Köyden hayli uzakta bir yerlerde olduğunu biliyor, saati bulmadan dönmek istemiyordu.
Akşam ezanı okunmadan eve dönmesi gerektiğini hatırladı.
Eşelediği topraktan bir tutam ağzına atıp, çiğnemeye başladığında dudaklarının kenarları çamur harcı gibi olmuş, yüzü tebessüm ve öfke arası bir hal almıştı.
Ağzındaki çamuru tükürmüş, kalan ince harç kıvamındaki balsam toprağı çoktan yutmuştu.
Toprak rengini almış yüzündeki terini silerken siması Kızılderili yerlilerin yüzüne dönmüştü bile.
Köy ile arasında uzun bir mesafe vardı.
Köstekli saat sanki yer yarılmış içine girmişti.
Nerede ise düşürmediğine, babasının ona bu saati hediye etmediğine inanmak üzereydi.
Ekin başakları yer yer yana düşüyor, çocuğun her pençesinde bir buğday tanesi sanki un oluyordu.
Çocuk, bu ahvalden un ufak olmuş, mahcubiyetten kup kuru kesilmişti.
TCDD köstekli saatten ve kendinden ilk defa nefret etti.
Buğdayları öpmeye, ekinleri okşamaya başladığında akşam ezanı okunuyordu.
Akşam namazını kaçırmamak için eşelediği yere işaret bırakıp doğrulurken…
Her işte, aşta, başta sonuçta yapması gerekeni hatırladı.
- Baba affet
- “Allah’ım affet” diye fısıldadı.
Hem baba yadigarı saati kaybetmiş hem de tabiatın harikası ekinlerin anasını ağlatmıştı.
O git gel aklı,
O kara kuru bedeni,
O atık beti benzi ile büyük bir utanç duydu.
Namazdan sonra köy çeşmesinin olluğuna atlayacak ve bir daha çıkmayacaktı.
· Devam edecek….